| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

deniz devrim

Aşk, kalbimin saygısız misafiridir. Sormadan gelir sormadan gider.

4 "kadın" etiketi kullanan gönderi "kadın" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Bensin ve Bende-Sin

Aşk yağdı sağnak sağnak ömrüme… Ömrümün közünde seni pişirdi tutkularım. Tutuştu senin değdiğin her bir zerre… Yaktı, hallerin ve benli hallerin son demi…Bir bakışına kurşunlandım. yaralıyor kurşunların,ölümsüz kılıyor sevgi akışlarımı.Susarak seni yaşıyorum,yaşamın her yaşanması gerekenliğine..
İsimsiz ve işsiz bir sevdadan çıktık. Bu nedenle sahipsiz kaldı belki senin yüreğinde.

Sen yağdın güzelliklerimin son baharına çiçek olarak, gül olarak, sevda olarak …
Uyuyan hasretim ve ela gözlerim sen varsın diye her gece nöbette. Seni bekler seni isterse özümser. Seni özünde özler, sendir gördüğü her yerde.
Karanlık gecelere, elektrik gitse dahi ışığın, aşkın, susayışın, yakamozlanışın beni aydınlatır. Bahtımın üstünde ahlarım susar. Senli aydınlanan ruha güneşin aydınlığı ise nafile…
Sen yağdın sağnak sağnak beklemeli ve senden eklemeli gelişlerime….
Anlarıma özetlenirsin. Hani sıkışır ya ansızın yüreğin, çekip çıkartmak istersin ya da yerinden, nefeslerin kesilir ,ansızın, acıdan kıvrım kıvrım olur ya bedenin işte ben o hallerin tümündeyim. Tümlenen her duygunun sahibesi gibisin güncemde.Adının her harfini şifreledim,ezberledim seni her kitapta,hitapta,bitapta ve sevmede…
En derin serzenişlerini suluyor umutlarım. Susarsın, susarsın … susmasızsın yine de geçmez sensizliğin halleri…Bir isimde çekimliyor tutkularım öğrencileri.Yalın haldesin.Çok güzelsin,saçların,tenin,hislerin, her şeyin senli..Dün doğmuş bir bebek gibi yalınsın gözümde…İsmin i- halinde belirtiyorum seni belirginleşiyorsun aşk defterimde.
e- halinde yöneliyorsun tüm ilgilerime biraz da yakışıklı özümün cümlelerine.De – halinde bulunmaların,olmaların,susmaların, bakışların,sevişlerin, akışların bulunuyor ve akıyorsun bana.den- halinde,elimi son kez tutuyorsun.. Çıkma halindeyiz,uzaklaşma haliyiz.Ayrılma haliyiz. Çekimliyorum seni..Gidiyorsun evine..Gönül evini bırakıp gidiyorsun .

Sen yağdın sağnak sağnak gidişlerime… Her adımında bir bir kırılan düşlerim ölümcük hücreler üretti.Şimdi her biri ayrı ayrı batmakta yaralı sineme. Sen varken güzeldi,sen yokken de özeldi düşlerim, senliyken düşe benziyordu ayaza çalan hayallerim. Sen gittin düşlerim,ben, aşk ve hayaller de gitti… Aşkın şarjı bitti,elektrik de yok…Tek umut sen,ağlamalısın ki dolsun gönül barajım senli elektrikler üretilmeli. Kırık,dökük, öksüz ve yetimim,pişmanlığın son Adem’i gibiyim.Havva diyorum,Leyla diyorum, Şirin diyorum,ilk aşkım Fatma diyorum,son aşkım Ayşe diyorum,daha sayamadığım nicelere nitel özlemler ekleyerek sen diyorum sen….

Sen yağdın sağnak sağnak özleyişlerimin destanına.Demir dağını,sensizlik ağını,Çin Seddini,kötülük bendini,kıskançlık haddimi ve ali halimi aşarak özledim ve bekliyorum.
Meğer yokmuşum senden öncelerim. Yaşamıyormuşum bu yaşlanmış yakarımın son sınırı. Kimliksiz bir bülbül gibi geziniyormuşum gülistanlarda. Adım,sanım yokmuş, kaydım düşülmemiş en büyük aşk destanlarına.
Geldin ve kaydım düşüldü, büyük aşkların destanlarına. Manas destanından daha uzundur senli destanım bilesin.
Benden de soruldu aşkın tanımı. Benden soruldu “Meçhul Mecnunluk”, benden soruldu üç harfin tanımı.. “Üç harf sonsuz nokta” deyiverdim sadece…
Berisi ise boşlukta sallanan,tanımsız,sınırsız, sonsuz, sayılmayan ruhun öyküsüdür.

Sen yağdın sağnak sağnak sonlarıma... Gözüme bakışların kıblesi, gönlüme sultanların sultanı, dünlerime vazgeçilmezliğin dünü, bugünüm, ömrüme hazları omuzlayan hislerin bağı,cağı, düşümlerime düşkünlük sarayı.. hep sen sen diyor bende.
Sen… aşk arası sen,yalnızlık arası sen, gitmeler ararsı sen, gelmeler arası sen,ağlamalar arası sen,bağlanmalar arası, susamalar arası bir yudum sen, soğuklar arası sımsıcacık sen,ölümler arasın Sadece sen…
Vazgeçemediğim sen… Vazgeçemememin gereklilik hali sen… Mecburlarımın meçhul hali sen. Tüm varlıkları sevisini tümleyen sen. Sen içre sen. Ben ötre ben..Senle ben tanımlanabiliyoruz yalnızlılığı,aşksızlığı, ayrılığı, imkansızlığı,senle ben arası biz …
Senle ben tamamlanabiliyor bu evrenin sevi kitabını Son kitabemizi okusun her seven,her ayrılan,her özleyen.İmkansızlığın en derinlerine,vazgeçilmezliğin en yüksek tepesine seni yazdım.Artık benimsin,benden bir bendesisin,bercestelerimin girizgahlarında ahlarım vahlarım ve sensiz vaveylalarım var. Bensin ve bendesin…
Bu beni tümlüyor her sevgi,her his,her gelme,her susma,her gitme,her varma,her haz,her söz,her ten,her ölüm.Gelsen de gelmesen de.Bensin ve bendensin bilesin.
 

Sen artık bensin.....

Saatler yine seni vuruyor
Gecenin en dip yerinde
Düşünmekteyim
Kimse anlamasın
Kimse görmesin diye
Seni seviyorum
Yüreğimin en ulaşılmaz en çocuk
En masum yerinde seni öpüyorum

Bazen nefret ediyorum senden
Ama en nefret ettiğim anlarda
Daha bir farklı seviyorum seni
Bir ananın
Yavrusunu sevdiği gibi
Okşuyorum yüzünü ellerini
İşte ozaman yaşadığımı anlıyorum
Sen zamansın

Yanındayken herşey avuçlarında
Sen aşksın
Sen hüzünsün
Sen artık bensin..

özledim seni...

ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir.

beynimi uyuşturuyor özlemin...

çok sık birlikte olmasak bile

benimle olduğunu bilmenin

bunca zamandır içimi ısıttığını

yeni yeni anlıyorum

Yokluğun,

Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sizi olmaktan çıkıp

mütemadiyen bir boşluğa

Sabahları seni okşayarak başlamaları

aksamları her isi bir kenara koyup

seninle baş başa konuşmaları özlüyorum;

oynaşmalarımızı,

yürüyüşlerimizi,

sevimli haşarılığını,

çocuksu küskünlüğünü...

Nasılda serttin başkalarına karşı

beni savunurken;

ve ne kadar yumuşak

bir çift kısık gözle kendini

ellerimin okşayışına bırakırken

Gitmeni asla istemediğim halde

buna mecbur olduğunu görmek ve sana bunları söylemeden ''

git artık'' demek '

'beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa''

demek sana nede zor

seni görmemek ve belki yıllar sonra

karsılaştığımızda

bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden...

yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek....

can yücel

Hiç görmeden......(aşkıma)

Işıkların bütün berrak parıltılarına rağmen içlerinde bir küskünlük taşıdığı, akşam yağmurlarının aniden bastırdığı bu sonbahar günlerinde beni yalnızlaştırıp kederlendiren, adını koyamadığım tuhaf bir şey var.

Anlatması zor aslında.

Garip ve derin bir özlem duyuyorum ama özlediğim insanın bir adı, bir yüzü yok, bu özlem beni öylesine korkutuyor ki sahibini bulmaya, tanımaya, ona bir beden, bir koku vermeye çekiniyorum, camdan bir kuyuya düşer gibi ellerimi geçirecek bir pürüz bile bulamadan bu özlemin derinliklerine doğru kayarken gözlerimi kapatıyorum.

Pencerelerin inanılmaz derecede ışıklı, odaların ise serin ve gölgeli olduğu bu zamanlarda hiçbir yerde durmak istemiyorum, huzursuz bir gitme arzusu sarıyor beni ama nereye gideceğimi de bilmiyorum, gitmek istediğim yerin de bir adı yok ve gitmek istediğim yer birden zihnimde aydınlanıverecek, aniden her şey kararacak ve sanki o yer bir tiyatro sahnesi gibi karanlığın içinde kendi ışıklarıyla tek başına duracak diye ürperiyorum... O yeri bir kere görürsem oraya gitmemem mümkün olmayacak çünkü.

Hissettiğim yalnızlık ise ömür boyu bildiğim bir yalnızlık ve o hep aynı görüntüye sahip; bütün öğrencilerinin gittiği, sınıflarının boşaldığı sessiz bir okulun uzun taş koridorlarında bir akşam üstü yalnız başına pencereye dayanıp duran bir oğlan çocuğunun yalnızlığı bu, koridorlar mazot, lizol ve diş macunu kokuyor; yalnızlığımın nedeni ne olursa olsun duygusu ve görüntüsü hep bu, hep aynı saat, hep aynı gölgeleri uzamış akşamüstü, hep aynı boş sınıflar, hep aynı sessizlik, hep aynı koku.

Bu derin özlem, büyük bir okulda bırakılmış çocuğun yalnızlığına kelepçeleniyor, çaresizleşiyor, güçsüzleşiyor, üzülüyorum.

Üstelik hiçbir tesellisi olmayan bir üzüntü bu.

Nedeni yok çünkü.

İçine mavi bir ışığın hapsedildiği keskin bir kristal gibi duran gökyüzünden, Göztepe’nin arka sokaklarına, apartmanların minik bahçelerine, inatla açan güllerine, soluk bir pembelikle büyüyen narlarına, portakal ağaçlarına, yol kenarlarındaki akasyalara yansıyan o parlak ve hüzünlü aydınlıkla çoğalacak, yaşadığım sürece benimle dolaşacak bu terkedilmişlik duygusu beni terk etmeyecek.

Yüzü, sesi, bedeni, kokusu olmayan birini özleyebilir mi insan?

Acıklı bir soru bu biliyorum.

Böyle bir şeyin olamayacağını düşündüğünüzü de biliyorum.

Ama olabilir bu.

İnsanların hoyratlığı yüzünden, "kötü sevişmelerle" hırpalanmış bir sokak orospusu gibi aşağılanıp eskitilen "aşk" sözcüğünün üstünde biriken tozları sildiğiniz vakit altından çıkacak olan o görkemli ve karmaşık duygu, derinliğinde o kadar çok sır ve sürpriz saklar ki şaşarsınız.

"Ölüm ve hayat" uçlarını birbirine bağlayan, onları birbirinden kopmaktan alıkoyan, ikisine de anlam katan ve ölümü de hayatı da bir saçmalık olmaktan kurtaran tek duygudur belki de.

Eğer bu dünyayı yaratan bir güç varsa, onun kudreti ne hayatta ne ölümde çıkar ortaya, onun olağanüstü yaratıcılığı böylesine bir duyguyu yaratabilmesinde, evrenin nerdeyse bütün kaosunu ve esrarını tek bir duygunun içine yerleştirebilmesindedir.

Her seferinde yeni ve bilinmez bir hikayeyle gelir karşınıza.

Bir çöl peygamberinin nefesini taşıyan ve yazdıklarına o nefesi üfleyen Halil Cibran, tam yirmi yıl boyunca, bir tek kez bile görmediği, bir tek kez bile sesini duymadığı, bir tek kez bile kokusunu koklamadığı bir kadına aşık olarak yaşamıştı.

Bir Arap entelektüeli olan, gazete yöneticiliği yapan, Mısır’ın sanatçılarını kendi salonunda toplayan May Ziyade ile sadece "mektuplardan" oluşan bir aşk yaşamışlardı.

Büyük bir ihtimalle "ilişki", Ziyade’nin Cibran’ın yazılarına duyduğu hayranlıkla başlamıştı.

Sonra yazışmaya başlamışlardı.

Harfler, sözcükler, cümleler birbirini hiç görmeyen iki insanı tutkulu bir biçimde birbirine bağlamıştı.

Hiç buluşmadılar.

Hiç karşılaşmadılar.

Ama aralarındaki "aşk", Cibran öldüğünde May’e "Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar acı çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," dedirtecek kadar derindi.

Birbirlerine bu kadar tutkunken, birbirlerini bu kadar özlerken neden hiç buluşmadıklarını, neden birbirlerini görmek için çabalamadıklarını hep merak ettim.

Korktuklarını düşündüm.

Mektuplarını yazarken ruhlarını apaçık ortaya koyabiliyorlardı, neredeyse sınırsız bir özgürlükle her duygularını, her düşüncelerini söyleyebiliyorlardı, kıskanabiliyorlar, kavga edebiliyorlardı; onların ruhlarının önünde, ruhun yolunu kesecek, onu yolundan saptıracak, şaşırtacak bir beden yoktu, hiçbir yere, hiçbir tene sürtünmeden, eskimeden ilerliyordu.

Belki de bunu bozmaktan çekindiler.

Sadece zekalarının ışıltısıyla birbirlerini etkileyebileceklerini anladıktan sonra bedenlerinin, zekalarının o büyük çekiciliğine ayak uyduramamasından, arzularının, düşüncelerinin derinliğine ulaşamamasından korktular sanırım.

Özlediler birbirlerini.

Ümitsizce özlediler.

May Ziyade, bilmediğimiz mektuplarından birinde belki de bu korkuyu dile getirdiğinden Cibran onu ikna etmeye, korkusunu yatıştırmaya çalışan mektuplar gönderdi.

"Bana aşktan korktuğunu söylüyorsun, neden küçüğüm? Güneş ışığından korkuyor musun? Denizin gelgitinden korkuyor musun? Günün doğuşundan korkuyor musun? Baharın gelişinden korkuyor musun? Aşktan neden korktuğunu merak ediyorum. Sıradan bir aşkın beni memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz."

Karşılaşsalar, aşkları "sıradanlaşır" mıydı?

Aşk sıradanlaşmaz, biter yalnızca.

Bitecek bir aşka "sıradan" gözüyle bakıyorlardı belki de.

Bitmesin istiyorlardı.

Hiç bitmesin.

May bazen korkuyor, bazen de aşkını açıkça yazıyordu.

"Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zenginlikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum. Tanrı’ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem."

Karşılaştıklarında, kaçınılmaz olarak "bir kadın, bir erkek" olacaklardı, Cibran’ın peygamberce sözleri, May’ın derinlikli anlatımı yerini, onlara sıradan geldiğini sandığım "şehvete" bırakacaktı; o mektuplarda kendini gösteren ruhlar, birer beden kazanacaktı ve bedenin sınırları içine hapsolacaklardı.

Bu muydu acaba korkuları?

Peki, aşk korkar mı?

Korkmaz bence.

Onlar birbirlerini görmeden aşık oldukları için, aslında "eksik" bir aşk yaşadıkları için, o eksiklik korkuyla doluyordu, bunu gidermek için bazen bir aşığın yazamayacağı kadar parlak bir anlatımla yazıyorlardı.

"Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldız da bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibi mi ve kendi Cibran’ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor. O zaman o da elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adın kalkanına sığınacak: Cibran."

Bir aşkın içine başka hangi duyguların sızdığını hiçbirimiz bilemeyiz; aşk herkes için aynı parlak alevli deliliktir ama her aşkın içine sızan duygular farklıdır, insandan insana, ilişkiden ilişkiye değişir.

Cibran bir yazardı.

Ve onların aşkı "yazıyla" ilerliyordu.

May, bir yazarın aşkını sadece yazının çekiciliğiyle ayakta tutmaya çalışmak gibi zor bir iş üstlenmişti ve büyük bir ihtimalle onun aşkına "iyi yazamamak, yazıyla yeterince etkileyememek" tedirginliği sızmıştı.

Cibran bir keresinde, "İkimiz de bütün becerileri, yetenekleri, bezemeleri ve düzenlemesiyle konuşma sanatını kullanma eğilimindeyiz. Sen de, ben de, dostlukla konuşma sanatının pek kolay uyum sağlayamadığını anlamak zorundayız. Yürek yalındır, May, yüreğin görüntüleri de temel şeylerdir, oysa konuşma sanatı sosyal bir araçtır. Bu nedenle konuşma sanatından yalın konuşmaya dönme konusunda anlaşalım mı?"

Bence, aralarındaki mektuplaşmada "aşkı" en çok dile getiren mektuplardan biriydi bu.

Gösterişsiz, süssüz, karşısındakini en yalın, en çıplak haliyle görmek isteyen sade satırlar.

Bunu pek başaramadılar.

Eğer Cibran’ın istediği bu yalınlığa ulaşsalar, sadece bir ruh, sadece bir zeka olmak tutkusundan kurtulabilseler, bu sadelik içinde ruhları kaçınılmaz olarak bir bedene ihtiyaç duyacaktı o zaman; iki ruhtan iki insana dönüşecekler, aşkı sevişmeden kopartmayacaklardı.

Belki yirmi yıl sürmeyecekti ama sürdüğü kadarıyla muhteşem olacaktı.

Birbiriyle gizliden gizliye yarışan iki zeka, bedenin sıcaklığını ve şehvetin çılgınlığını da yanına alarak az rastlanır bir aşk yaratacaktı.

Buna cesaretleri yetmedi.

Yakıldığında görülmemiş kıvılcımlar, renkler, şekiller ortaya çıkartacak bir havai fişeği hiç yakmadan yıllarca ellerinde taşıdılar.

Taşıdıkları şeyin değerini biliyorlardı.

Ama yandığında ne olacağını hiç öğrenemediler.

Belki de bir kere yaktıklarında kaçınılmaz olarak tükeneceğini düşündüler.

Yüzünü, sesini, kokusunu bilmeden özlediler birbirlerini.

Birbirlerini görmeyerek bir aşka ihanet mi ettiler yoksa bir aşkı kendi arzularından bile mi korudular, bilemiyorum.

Şu küskün ışıklı sonbahar gününde, adını, yüzünü, sesini bilmediğim, kendi hayatımın girdabında varlığını dalgaların kapattığı, bazen yalnızca bir siluet halinde sezebildiğim isimsiz bir hayali özlerken bile onların aslında aşklarına "ihanet" ettiklerini düşünüyorum.

Ben kimi özlediğimi bile bilmiyorum ama onlar biliyorlardı.

Beğenilmemekten çekindiler herhalde.

Birbiriyle kaynaşan ruhlarını öksüz bıraktılar, bedensiz bıraktılar, şehvetsiz bıraktılar.

Bir hayal olarak kalmak istediler.

Sadece bir hayal.

Beğenilen bir hayal.

Soluk pembe narlar büyüyor, ani akşam yağmurları bastırıyor, ıssız koridorlarda başını pencereye dayayan çocuğun yalnızlığı günün keskin ışığında gösteriyor kendini, loş ve gölgeli odalarda duramıyorum, gideceğim yeri bilmiyorum, neyi, kimi özlediğimi bilmiyorum, cam bir kuyudan düşer gibiyim.

Bu keskin mavi ışık yerini yağmurlara bıraktığında ben kurtulacağım.

"Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar bu çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," diyen May...

O, hiç kurtulamayacak.

Myspace Backgrounds Myspace Backgrounds