| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

deniz devrim

Aşk, kalbimin saygısız misafiridir. Sormadan gelir sormadan gider.

14 "eğitim" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"eğitim" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Yine yuruyorum yalniz ufuklara...

Yuruyorum bilinmez sonlara,
Belki acilara,
Belki de mutluluklara...
Ama bildigim tek sey var,
Yine yuruyorum yalniz ufuklara...


Kim bilir belki kendim sectim bu kaderi,
Artik takmiyorum gecmiste kalan gunleri,
Ne sevincleri, ne kederi,
Deseler de vardir beterin beteri,
Yine yuruyorum yalniz ufuklara...
Omrum akiyor bir caglayan misali,


Ne var ne yok alip goturuyor benden,
Gonul porsumus,yorulmus sevdalardan,
Biktim usandim yalanlardan,dolanlardan,
Yine yuruyorum yalniz ufuklara...


Artik her sey icin cok gec,
Bir kere sen gecmisi bir gec,
Varsa gonlune gore sec,
Kendine gelsen de gelmesen de ey gonul,
Yine yuruyorum yalniz ufuklara...


Yarinda hep umut vardir,
Yasamak,kana,kana mutluluklari tatmak,
Seni sevene can katmak,
Yeniden dogmak ve basarmak,
Zor olsada hedefe varmak,
Yine yuruyorum yalniz ufuklara...

Bence Şimdi Sen De Herkes Gibisin

ghhe3aw2.jpg 

Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin

Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin

Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin

Bensin ve Bende-Sin

Aşk yağdı sağnak sağnak ömrüme… Ömrümün közünde seni pişirdi tutkularım. Tutuştu senin değdiğin her bir zerre… Yaktı, hallerin ve benli hallerin son demi…Bir bakışına kurşunlandım. yaralıyor kurşunların,ölümsüz kılıyor sevgi akışlarımı.Susarak seni yaşıyorum,yaşamın her yaşanması gerekenliğine..
İsimsiz ve işsiz bir sevdadan çıktık. Bu nedenle sahipsiz kaldı belki senin yüreğinde.

Sen yağdın güzelliklerimin son baharına çiçek olarak, gül olarak, sevda olarak …
Uyuyan hasretim ve ela gözlerim sen varsın diye her gece nöbette. Seni bekler seni isterse özümser. Seni özünde özler, sendir gördüğü her yerde.
Karanlık gecelere, elektrik gitse dahi ışığın, aşkın, susayışın, yakamozlanışın beni aydınlatır. Bahtımın üstünde ahlarım susar. Senli aydınlanan ruha güneşin aydınlığı ise nafile…
Sen yağdın sağnak sağnak beklemeli ve senden eklemeli gelişlerime….
Anlarıma özetlenirsin. Hani sıkışır ya ansızın yüreğin, çekip çıkartmak istersin ya da yerinden, nefeslerin kesilir ,ansızın, acıdan kıvrım kıvrım olur ya bedenin işte ben o hallerin tümündeyim. Tümlenen her duygunun sahibesi gibisin güncemde.Adının her harfini şifreledim,ezberledim seni her kitapta,hitapta,bitapta ve sevmede…
En derin serzenişlerini suluyor umutlarım. Susarsın, susarsın … susmasızsın yine de geçmez sensizliğin halleri…Bir isimde çekimliyor tutkularım öğrencileri.Yalın haldesin.Çok güzelsin,saçların,tenin,hislerin, her şeyin senli..Dün doğmuş bir bebek gibi yalınsın gözümde…İsmin i- halinde belirtiyorum seni belirginleşiyorsun aşk defterimde.
e- halinde yöneliyorsun tüm ilgilerime biraz da yakışıklı özümün cümlelerine.De – halinde bulunmaların,olmaların,susmaların, bakışların,sevişlerin, akışların bulunuyor ve akıyorsun bana.den- halinde,elimi son kez tutuyorsun.. Çıkma halindeyiz,uzaklaşma haliyiz.Ayrılma haliyiz. Çekimliyorum seni..Gidiyorsun evine..Gönül evini bırakıp gidiyorsun .

Sen yağdın sağnak sağnak gidişlerime… Her adımında bir bir kırılan düşlerim ölümcük hücreler üretti.Şimdi her biri ayrı ayrı batmakta yaralı sineme. Sen varken güzeldi,sen yokken de özeldi düşlerim, senliyken düşe benziyordu ayaza çalan hayallerim. Sen gittin düşlerim,ben, aşk ve hayaller de gitti… Aşkın şarjı bitti,elektrik de yok…Tek umut sen,ağlamalısın ki dolsun gönül barajım senli elektrikler üretilmeli. Kırık,dökük, öksüz ve yetimim,pişmanlığın son Adem’i gibiyim.Havva diyorum,Leyla diyorum, Şirin diyorum,ilk aşkım Fatma diyorum,son aşkım Ayşe diyorum,daha sayamadığım nicelere nitel özlemler ekleyerek sen diyorum sen….

Sen yağdın sağnak sağnak özleyişlerimin destanına.Demir dağını,sensizlik ağını,Çin Seddini,kötülük bendini,kıskançlık haddimi ve ali halimi aşarak özledim ve bekliyorum.
Meğer yokmuşum senden öncelerim. Yaşamıyormuşum bu yaşlanmış yakarımın son sınırı. Kimliksiz bir bülbül gibi geziniyormuşum gülistanlarda. Adım,sanım yokmuş, kaydım düşülmemiş en büyük aşk destanlarına.
Geldin ve kaydım düşüldü, büyük aşkların destanlarına. Manas destanından daha uzundur senli destanım bilesin.
Benden de soruldu aşkın tanımı. Benden soruldu “Meçhul Mecnunluk”, benden soruldu üç harfin tanımı.. “Üç harf sonsuz nokta” deyiverdim sadece…
Berisi ise boşlukta sallanan,tanımsız,sınırsız, sonsuz, sayılmayan ruhun öyküsüdür.

Sen yağdın sağnak sağnak sonlarıma... Gözüme bakışların kıblesi, gönlüme sultanların sultanı, dünlerime vazgeçilmezliğin dünü, bugünüm, ömrüme hazları omuzlayan hislerin bağı,cağı, düşümlerime düşkünlük sarayı.. hep sen sen diyor bende.
Sen… aşk arası sen,yalnızlık arası sen, gitmeler ararsı sen, gelmeler arası sen,ağlamalar arası sen,bağlanmalar arası, susamalar arası bir yudum sen, soğuklar arası sımsıcacık sen,ölümler arasın Sadece sen…
Vazgeçemediğim sen… Vazgeçemememin gereklilik hali sen… Mecburlarımın meçhul hali sen. Tüm varlıkları sevisini tümleyen sen. Sen içre sen. Ben ötre ben..Senle ben tanımlanabiliyoruz yalnızlılığı,aşksızlığı, ayrılığı, imkansızlığı,senle ben arası biz …
Senle ben tamamlanabiliyor bu evrenin sevi kitabını Son kitabemizi okusun her seven,her ayrılan,her özleyen.İmkansızlığın en derinlerine,vazgeçilmezliğin en yüksek tepesine seni yazdım.Artık benimsin,benden bir bendesisin,bercestelerimin girizgahlarında ahlarım vahlarım ve sensiz vaveylalarım var. Bensin ve bendesin…
Bu beni tümlüyor her sevgi,her his,her gelme,her susma,her gitme,her varma,her haz,her söz,her ten,her ölüm.Gelsen de gelmesen de.Bensin ve bendensin bilesin.
 

Sen artık bensin.....

Saatler yine seni vuruyor
Gecenin en dip yerinde
Düşünmekteyim
Kimse anlamasın
Kimse görmesin diye
Seni seviyorum
Yüreğimin en ulaşılmaz en çocuk
En masum yerinde seni öpüyorum

Bazen nefret ediyorum senden
Ama en nefret ettiğim anlarda
Daha bir farklı seviyorum seni
Bir ananın
Yavrusunu sevdiği gibi
Okşuyorum yüzünü ellerini
İşte ozaman yaşadığımı anlıyorum
Sen zamansın

Yanındayken herşey avuçlarında
Sen aşksın
Sen hüzünsün
Sen artık bensin..

özledim seni...

ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir.

beynimi uyuşturuyor özlemin...

çok sık birlikte olmasak bile

benimle olduğunu bilmenin

bunca zamandır içimi ısıttığını

yeni yeni anlıyorum

Yokluğun,

Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sizi olmaktan çıkıp

mütemadiyen bir boşluğa

Sabahları seni okşayarak başlamaları

aksamları her isi bir kenara koyup

seninle baş başa konuşmaları özlüyorum;

oynaşmalarımızı,

yürüyüşlerimizi,

sevimli haşarılığını,

çocuksu küskünlüğünü...

Nasılda serttin başkalarına karşı

beni savunurken;

ve ne kadar yumuşak

bir çift kısık gözle kendini

ellerimin okşayışına bırakırken

Gitmeni asla istemediğim halde

buna mecbur olduğunu görmek ve sana bunları söylemeden ''

git artık'' demek '

'beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa''

demek sana nede zor

seni görmemek ve belki yıllar sonra

karsılaştığımızda

bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden...

yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek....

can yücel

Hiç görmeden......(aşkıma)

Işıkların bütün berrak parıltılarına rağmen içlerinde bir küskünlük taşıdığı, akşam yağmurlarının aniden bastırdığı bu sonbahar günlerinde beni yalnızlaştırıp kederlendiren, adını koyamadığım tuhaf bir şey var.

Anlatması zor aslında.

Garip ve derin bir özlem duyuyorum ama özlediğim insanın bir adı, bir yüzü yok, bu özlem beni öylesine korkutuyor ki sahibini bulmaya, tanımaya, ona bir beden, bir koku vermeye çekiniyorum, camdan bir kuyuya düşer gibi ellerimi geçirecek bir pürüz bile bulamadan bu özlemin derinliklerine doğru kayarken gözlerimi kapatıyorum.

Pencerelerin inanılmaz derecede ışıklı, odaların ise serin ve gölgeli olduğu bu zamanlarda hiçbir yerde durmak istemiyorum, huzursuz bir gitme arzusu sarıyor beni ama nereye gideceğimi de bilmiyorum, gitmek istediğim yerin de bir adı yok ve gitmek istediğim yer birden zihnimde aydınlanıverecek, aniden her şey kararacak ve sanki o yer bir tiyatro sahnesi gibi karanlığın içinde kendi ışıklarıyla tek başına duracak diye ürperiyorum... O yeri bir kere görürsem oraya gitmemem mümkün olmayacak çünkü.

Hissettiğim yalnızlık ise ömür boyu bildiğim bir yalnızlık ve o hep aynı görüntüye sahip; bütün öğrencilerinin gittiği, sınıflarının boşaldığı sessiz bir okulun uzun taş koridorlarında bir akşam üstü yalnız başına pencereye dayanıp duran bir oğlan çocuğunun yalnızlığı bu, koridorlar mazot, lizol ve diş macunu kokuyor; yalnızlığımın nedeni ne olursa olsun duygusu ve görüntüsü hep bu, hep aynı saat, hep aynı gölgeleri uzamış akşamüstü, hep aynı boş sınıflar, hep aynı sessizlik, hep aynı koku.

Bu derin özlem, büyük bir okulda bırakılmış çocuğun yalnızlığına kelepçeleniyor, çaresizleşiyor, güçsüzleşiyor, üzülüyorum.

Üstelik hiçbir tesellisi olmayan bir üzüntü bu.

Nedeni yok çünkü.

İçine mavi bir ışığın hapsedildiği keskin bir kristal gibi duran gökyüzünden, Göztepe’nin arka sokaklarına, apartmanların minik bahçelerine, inatla açan güllerine, soluk bir pembelikle büyüyen narlarına, portakal ağaçlarına, yol kenarlarındaki akasyalara yansıyan o parlak ve hüzünlü aydınlıkla çoğalacak, yaşadığım sürece benimle dolaşacak bu terkedilmişlik duygusu beni terk etmeyecek.

Yüzü, sesi, bedeni, kokusu olmayan birini özleyebilir mi insan?

Acıklı bir soru bu biliyorum.

Böyle bir şeyin olamayacağını düşündüğünüzü de biliyorum.

Ama olabilir bu.

İnsanların hoyratlığı yüzünden, "kötü sevişmelerle" hırpalanmış bir sokak orospusu gibi aşağılanıp eskitilen "aşk" sözcüğünün üstünde biriken tozları sildiğiniz vakit altından çıkacak olan o görkemli ve karmaşık duygu, derinliğinde o kadar çok sır ve sürpriz saklar ki şaşarsınız.

"Ölüm ve hayat" uçlarını birbirine bağlayan, onları birbirinden kopmaktan alıkoyan, ikisine de anlam katan ve ölümü de hayatı da bir saçmalık olmaktan kurtaran tek duygudur belki de.

Eğer bu dünyayı yaratan bir güç varsa, onun kudreti ne hayatta ne ölümde çıkar ortaya, onun olağanüstü yaratıcılığı böylesine bir duyguyu yaratabilmesinde, evrenin nerdeyse bütün kaosunu ve esrarını tek bir duygunun içine yerleştirebilmesindedir.

Her seferinde yeni ve bilinmez bir hikayeyle gelir karşınıza.

Bir çöl peygamberinin nefesini taşıyan ve yazdıklarına o nefesi üfleyen Halil Cibran, tam yirmi yıl boyunca, bir tek kez bile görmediği, bir tek kez bile sesini duymadığı, bir tek kez bile kokusunu koklamadığı bir kadına aşık olarak yaşamıştı.

Bir Arap entelektüeli olan, gazete yöneticiliği yapan, Mısır’ın sanatçılarını kendi salonunda toplayan May Ziyade ile sadece "mektuplardan" oluşan bir aşk yaşamışlardı.

Büyük bir ihtimalle "ilişki", Ziyade’nin Cibran’ın yazılarına duyduğu hayranlıkla başlamıştı.

Sonra yazışmaya başlamışlardı.

Harfler, sözcükler, cümleler birbirini hiç görmeyen iki insanı tutkulu bir biçimde birbirine bağlamıştı.

Hiç buluşmadılar.

Hiç karşılaşmadılar.

Ama aralarındaki "aşk", Cibran öldüğünde May’e "Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar acı çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," dedirtecek kadar derindi.

Birbirlerine bu kadar tutkunken, birbirlerini bu kadar özlerken neden hiç buluşmadıklarını, neden birbirlerini görmek için çabalamadıklarını hep merak ettim.

Korktuklarını düşündüm.

Mektuplarını yazarken ruhlarını apaçık ortaya koyabiliyorlardı, neredeyse sınırsız bir özgürlükle her duygularını, her düşüncelerini söyleyebiliyorlardı, kıskanabiliyorlar, kavga edebiliyorlardı; onların ruhlarının önünde, ruhun yolunu kesecek, onu yolundan saptıracak, şaşırtacak bir beden yoktu, hiçbir yere, hiçbir tene sürtünmeden, eskimeden ilerliyordu.

Belki de bunu bozmaktan çekindiler.

Sadece zekalarının ışıltısıyla birbirlerini etkileyebileceklerini anladıktan sonra bedenlerinin, zekalarının o büyük çekiciliğine ayak uyduramamasından, arzularının, düşüncelerinin derinliğine ulaşamamasından korktular sanırım.

Özlediler birbirlerini.

Ümitsizce özlediler.

May Ziyade, bilmediğimiz mektuplarından birinde belki de bu korkuyu dile getirdiğinden Cibran onu ikna etmeye, korkusunu yatıştırmaya çalışan mektuplar gönderdi.

"Bana aşktan korktuğunu söylüyorsun, neden küçüğüm? Güneş ışığından korkuyor musun? Denizin gelgitinden korkuyor musun? Günün doğuşundan korkuyor musun? Baharın gelişinden korkuyor musun? Aşktan neden korktuğunu merak ediyorum. Sıradan bir aşkın beni memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz."

Karşılaşsalar, aşkları "sıradanlaşır" mıydı?

Aşk sıradanlaşmaz, biter yalnızca.

Bitecek bir aşka "sıradan" gözüyle bakıyorlardı belki de.

Bitmesin istiyorlardı.

Hiç bitmesin.

May bazen korkuyor, bazen de aşkını açıkça yazıyordu.

"Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zenginlikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum. Tanrı’ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem."

Karşılaştıklarında, kaçınılmaz olarak "bir kadın, bir erkek" olacaklardı, Cibran’ın peygamberce sözleri, May’ın derinlikli anlatımı yerini, onlara sıradan geldiğini sandığım "şehvete" bırakacaktı; o mektuplarda kendini gösteren ruhlar, birer beden kazanacaktı ve bedenin sınırları içine hapsolacaklardı.

Bu muydu acaba korkuları?

Peki, aşk korkar mı?

Korkmaz bence.

Onlar birbirlerini görmeden aşık oldukları için, aslında "eksik" bir aşk yaşadıkları için, o eksiklik korkuyla doluyordu, bunu gidermek için bazen bir aşığın yazamayacağı kadar parlak bir anlatımla yazıyorlardı.

"Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldız da bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibi mi ve kendi Cibran’ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor. O zaman o da elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adın kalkanına sığınacak: Cibran."

Bir aşkın içine başka hangi duyguların sızdığını hiçbirimiz bilemeyiz; aşk herkes için aynı parlak alevli deliliktir ama her aşkın içine sızan duygular farklıdır, insandan insana, ilişkiden ilişkiye değişir.

Cibran bir yazardı.

Ve onların aşkı "yazıyla" ilerliyordu.

May, bir yazarın aşkını sadece yazının çekiciliğiyle ayakta tutmaya çalışmak gibi zor bir iş üstlenmişti ve büyük bir ihtimalle onun aşkına "iyi yazamamak, yazıyla yeterince etkileyememek" tedirginliği sızmıştı.

Cibran bir keresinde, "İkimiz de bütün becerileri, yetenekleri, bezemeleri ve düzenlemesiyle konuşma sanatını kullanma eğilimindeyiz. Sen de, ben de, dostlukla konuşma sanatının pek kolay uyum sağlayamadığını anlamak zorundayız. Yürek yalındır, May, yüreğin görüntüleri de temel şeylerdir, oysa konuşma sanatı sosyal bir araçtır. Bu nedenle konuşma sanatından yalın konuşmaya dönme konusunda anlaşalım mı?"

Bence, aralarındaki mektuplaşmada "aşkı" en çok dile getiren mektuplardan biriydi bu.

Gösterişsiz, süssüz, karşısındakini en yalın, en çıplak haliyle görmek isteyen sade satırlar.

Bunu pek başaramadılar.

Eğer Cibran’ın istediği bu yalınlığa ulaşsalar, sadece bir ruh, sadece bir zeka olmak tutkusundan kurtulabilseler, bu sadelik içinde ruhları kaçınılmaz olarak bir bedene ihtiyaç duyacaktı o zaman; iki ruhtan iki insana dönüşecekler, aşkı sevişmeden kopartmayacaklardı.

Belki yirmi yıl sürmeyecekti ama sürdüğü kadarıyla muhteşem olacaktı.

Birbiriyle gizliden gizliye yarışan iki zeka, bedenin sıcaklığını ve şehvetin çılgınlığını da yanına alarak az rastlanır bir aşk yaratacaktı.

Buna cesaretleri yetmedi.

Yakıldığında görülmemiş kıvılcımlar, renkler, şekiller ortaya çıkartacak bir havai fişeği hiç yakmadan yıllarca ellerinde taşıdılar.

Taşıdıkları şeyin değerini biliyorlardı.

Ama yandığında ne olacağını hiç öğrenemediler.

Belki de bir kere yaktıklarında kaçınılmaz olarak tükeneceğini düşündüler.

Yüzünü, sesini, kokusunu bilmeden özlediler birbirlerini.

Birbirlerini görmeyerek bir aşka ihanet mi ettiler yoksa bir aşkı kendi arzularından bile mi korudular, bilemiyorum.

Şu küskün ışıklı sonbahar gününde, adını, yüzünü, sesini bilmediğim, kendi hayatımın girdabında varlığını dalgaların kapattığı, bazen yalnızca bir siluet halinde sezebildiğim isimsiz bir hayali özlerken bile onların aslında aşklarına "ihanet" ettiklerini düşünüyorum.

Ben kimi özlediğimi bile bilmiyorum ama onlar biliyorlardı.

Beğenilmemekten çekindiler herhalde.

Birbiriyle kaynaşan ruhlarını öksüz bıraktılar, bedensiz bıraktılar, şehvetsiz bıraktılar.

Bir hayal olarak kalmak istediler.

Sadece bir hayal.

Beğenilen bir hayal.

Soluk pembe narlar büyüyor, ani akşam yağmurları bastırıyor, ıssız koridorlarda başını pencereye dayayan çocuğun yalnızlığı günün keskin ışığında gösteriyor kendini, loş ve gölgeli odalarda duramıyorum, gideceğim yeri bilmiyorum, neyi, kimi özlediğimi bilmiyorum, cam bir kuyudan düşer gibiyim.

Bu keskin mavi ışık yerini yağmurlara bıraktığında ben kurtulacağım.

"Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar bu çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," diyen May...

O, hiç kurtulamayacak.

FİDEL’İN ANILARIYLA BİR DEVRİMCİNİN PORTRESİ

Che'li Anılar'da, Fidel, anılarından yola çıkarak Che'nin siyasi yaşamının, genellikle tartışmalı bölümlerine ve onun öncüsü olduğu devrimci hareketin bir dönemine açıklık getiriyor...

Gökçe Gündoğdu

1955 Temmuzu'nun ilk haftasında Meksika, ileride Batista rejimini devirecek olan 26 Temmuz Hareketi'ni yeniden canlandırma planlarıyla sürgün olarak buraya gelen Fidel Castro ile daha o zamandan ‘Che' olarak anılan Ernesto Guevara de la Serna'nın tanışmalarına sahne oldu. Kısa sürede kişisel ve özellikle siyasal anlamda olağanüstü başarılar sergileyen Che, Castro'yla da ‘giderek derinleşecek' ve hiç çözülmeyecek olan dostluk bağlarının temelini atmış oldu. Küba devriminin bir diğer adı Jesus Montane'in önsözü ile Agora Kitaplığı'nca okuyucuya sunulan ‘Che'li Anılar' işte tam bu noktadan yola çıkarak, gerçek bir enternasyonalist devrimci olan Che Guevara'nın yaşamının, özellikle devrimci dönemlerinin yoldaşı Fidel'in ağzından tüm dünyaya bir sorumluluk bilinciyle bir araya getirilmiş yazılar, konuşmalar ve röportajlardan oluşan bir seçki niteliğinde.
‘Che'li Anılar'da, teoriyle pratiğin bir araya geldiği bir devrimci portresi çizen Fidel, silahlı mücadeleye bir hekim olarak başlayan Che'nin "otorite sahibi olmaya hiç meyletmemesine" ve insani niteliklerinden hiçbir şey kaybetmemesine karşın, nasıl şaşırtıcı bir hızla önce bir askere, daha sonra da unutulmaz bir lider haline gelişini dile getirirken Che'nin sınır tanımaz cesaretinin altı çiziliyor.
Devrim yolunda savaşı sadece bir araç olarak gören Che için önemli olan hayatı değil kendisinden sonra devrimci hareketi devam ettirecek insanların varlığıydı. Bu yüzdendir ki ölüme karşı tutumu, Fidel'in sözleriyle, pervasızlıktı. Onun kaybı devrimci hareket için şüphesiz önemli bir kayıptır. Ancak, Che'ye göre "Ölüm bizi herhangi bir yerde apansız yakalayabilir, fakat savaş çığlığımız tek bir açık kulağa ulaşmışsa, silahlarımızı yerden almak için bir başka el uzanmışsa, ölüm sefa gelir hoş gelir..." Fidel, Che'nin asıl amacına ulaştığını kanıtlarcasına, ölümünün sadece bedensel olduğunu; "ondan esinlenen milyonlarca el" tarafından mücadelesinin -ortak mücadelelerinin- devam ettirileceğini anımsatır. Gelecek kuşaklara örnek oluşturması anlamında Che tarihte eşi bulunmaz bir esin kaynağıdır. O, hem gerilla mücadelesinin bir sanatçısı, hem de gerçek dürüstlüğü, onur duygusuyla insani değerler anlamında erdemli bir insan, hem de devrimle ilgili fikirleri/kuramları olan bir düşünce adamıydı. Che'nin bıraktığı büyük miras, varisleri için bu çok yönlü liderin kaybının tek tesellisidir.
Fidel, anılarında Guevara'nın ‘proleter enternasyonalizm' anlayışına vurgu yapmasa da, Küba devrimi ile ilişkisini anlatırken, Arjantinli bir devrimci olarak Küba devrimini ‘kendi devrimi' olarak benimseyebilmiş olmasına; dahası, Bolivya'daki mücadeleye "yalıtılmış bir vaka gibi değil, kısa süre içinde tüm Latin Amerika'daki diğer ülkelere yayılacak devrimci kurtuluş hareketinin bir parçası" olarak görmesine değiniyor.

BUGÜN CHE'YE BAKMAK
‘Che'li Anılar'a değil ama içinde bulunduğumuz çağın Che'yle ve devrimci mücadeleyle ilişkisinin eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirilmesi, (belki de birçok farklı grup tarafından evrensel bir simge olarak seçilmesi nedeniyle) ‘Che' ile ilgili bir mitleştirme girişimini görmeyi kaçınılmaz kılıyor. İşte bu girişimin sonucu olarak karşımıza çıkan içi boşaltılmış Che portreleri gözönünde bulunduğunda, bizzat dönemden ve Che'nin hayatından çıkmış bir yoldaşın anlattıklarıyla okur, Che'nin devrimci mücadelesiyle birlikte Güney Amerika'daki devrimci harekete de yakından bakma fırsatı buluyor. Zira David Dautschmann'ın ifadesiyle "Küba devrimini kendi bağlamı içinde" ele alan Fidel, Che'nin devrimci ruhunu ve ölümünü hangi anlamlarda değerlendirebileceğimizi dile getirirken bunlarla ilgili gerçekleri, eğip bükerek gerçekleştirmeye çalışanların bu girişimlerine değinmekten ve ‘gerçekleri' kanıtlamaktan da geri durmuyor. Bu anlamda Fidel'in izlediği yol, tıpkı ‘Bolivya Günlüğü' sorununda olduğu gibi, söyleminin bir sorumluluk bilinciyle, özellikle Küba halkını, bu yolla tüm dünyayı bilgilendirmek amacında olduğunu düşündürüyor.
Latin Amerika'da devrim mücadelesini, dönemin bağlamında irdeleme fırsatı sağlayan ‘Che'li Anılar'da, Fidel anılarından yola çıkarak Che'nin siyasi yaşamının, genellikle tartışmalı bölümlerine ve onun öncüsü olduğu devrimci hareketin bir dönemine açıklık getiriyor. ‘Che'li Anılar', bu anlamda, dönemin devrimci hareketinin tarihine kaynaklık eden bir kitap olmasının yanı sıra, ‘68 hareketinin kült haline gelmiş simgesi olan Che'ye saygı duruşu niteliğindedir.

Che'li Anılar
Fidel Castro
Çevirenler: Mehmet Harmancı,
Murat Uyurkulak, Agora Yayınları, 256 sayfa.

http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1235913157&year=2009&month=03&day=01  alınmıştır

Değişimin Anlamı...


PENCERE

İLHAN SELÇUK

Değişimin Anlamı...

Aşağıda okuyacağınız yazı, 12 Ekim 1968 günü yayımlandı...

Noktasına virgülüne dokunmadan günahıyla sevabıyla yayımlıyorum...

"1- DEĞİŞİM

İnsan toplumları devamlı değişim içindedirler. Bu değişimi hiçbir güç durduramaz. Evrenin kanunları evrenin bir parçası olan insan toplumunda da geçerlidir. Madenler ısıtılınca genişlerler; su belirli bir sıcaklıkta kaynar. Toplum işte bu soydan kanunlara bağlıdır. Ne var ki biz toplumun kanunlarını ancak tarihin laboratuvarında açık-seçik görebiliyoruz. Çünkü madenlerin ısınması için nasıl bir zaman parçası gerekiyorsa, insan toplumundaki değişiklik için bir süre gereklidir. Bu süre gereklidir. Bu sürenin bazen çok uzun oluşu insanları aldatabilir;Hiçbir şey değişmiyor' duygusu yaratabilir.

Tarihin derinliklerine bakınız: İnsan toplumlarının ilkel yaşayıştan kölelik düzenine geçtiğini, kölelikten sonra feodalitenin başladığını göreceksiniz. Feodaliteden sonra gelen burjuvazi, uygarlık tarihinde kapitalizm aşamasına damgasını basmıştır. Kapitalizmin ardından sosyalizm gelmektedir. Her bir değişimde, insan toplumlarındaki imtiyazlar biraz daha tasfiye edilmiş, özgürlük biraz daha kazanılmıştır.

2- DEVRİM

İşte yukarıdaki değişimi insan iradesiyle ileriye doğru hızlandırmak devrimi yaratır.

Demek ki kölelikten sosyalizme doğru yürüyen evrensel değişimde ileriye doğru her bir hızlı adım, bir devrim sayılır. Türkiye'de Atatürk devrimlerinin değeri işte buradadır. Kapitalizmin emperyalizmini Anadolu'da kan ve ateşle yenmek bir devrimdir; Cumhuriyeti ilân etmek bir devrimdir; Lâikliği devlet yönetiminde geçerli kılmak bir devrimdir. Geleceğin toplumu, Cumhuriyet biçiminde antiemperyalist ve lâik olacaktır. Geleceğin toplumuna giden yolun temel taşlarını büyük iradesiyle yerli yerine koyan Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türk tarihinin yetiştirdiği en büyük devrimcidir. Eğer Atatürk olmasa idi, uzun bir tarih süreci içinde Türkiye gene Cumhuriyete kavuşacak, lâikliği gerçekleştirecekti. Çünkü yakın bir tarihte, dünyada ne şah, ne padişah, ne kral kalacaktır; yakın bir tarihte bütün insan toplumları lâik olacaktır.

Ama Türkiyemizin bu gidişte şerefle öncelik alması Atatürk sayesindedir.

3- KARŞI-DEVRİM

Yazımıza başlarken toplumun devamlı ve kaçınılmaz değişim içinde bulunduğunu söylemiştik. Bu değişim ileriye doğrudur. Bu değişimi sosyalizme doğru hızlandırmak insan iradesiyle nasıl mümkünse, ve bunu sağlamak nasıl devrimi yaratıyorsa; toplumun kaçınılmaz değişimini bir süre için geciktirmek veya geriye çevirmek de insan iradesiyle mümkündür. İşte toplumun ileriye doğru değişimini bir süre için geciktirebilen veya geriye çevirebilenler karşı-devrimci'lerdir. Toplumun tabiî değişim kanunları içinde bu irade çatışma halindedir. Nitekim Yunanistan'da karşı-devrimciler bir darbe yaparak toplumun ileriye gidişini bir süre için durdurmuşlardır.

Ama nafile bir çırpınıştır bu...

Yunanistan'da bir süre sonra ister-istemez engeller kırılacak, barajlar yıkılacak ve Yunan toplumu insanlığın tarihî gidişine uymak zorunda kalacaktır.

Türkiye'de bugün ileriye gidişi durdurmak isteyen güçler dışardaki karşı-devrimci çevrelerle işbirliği halindedirler. Bunların husumeti, Türk tarihinin en büyük devrimcisi Atatürk üstüne yoğunlaşmaktadır.

4- EMPERYALİZM

İnsanın insanı sömürmesi yanında bir yabancı devletin bir başka milleti sömürmesi vardır. Bugün Türkiyede emperyalizm -basit bir tarifle- yabancıların Türk milletini sömürmesidir, diye tanımlanabilir. Emperyalizm millî bilincin ve devrimci şuurun uyanmasını istemez. Çünkü bir toplumun millî bilinci keskinleşir, ve bir millette devrimci şuur uyanırsa, sömürücü güçleri tasfiye etmek imkânları kuvvetlenir. Bunun içindir ki, emperyalistler Türkiyede karşı-devrimcilerle ittifak halinde şu programı uyguluyorlar:

a) Millî bilinci köreltmek için ümmetçiliği ve şeriatçılığı körüklüyorlar.

b) Devrimci şuuru uyutmak için devrimci güçleri çürütmeye çalışıyorlar veya satın almaya uğraşıyorlar.

Eğer milliyetçi güçler yabancı bir devletin nüfuzunu kabullenecek kadar yozlaşırsa Türk milleti emperyalizme tam anlamıyla teslim olacak ve uygarlık yarışında ileriye gidiş bir süre için karşı-devrimciler ve yabancı ortakları eliyle durdurulacaktır.

İşte bu açık seçik tablo içinde ‘Atatürkçüyüm' diyen kişinin, devrimcinin iradesini hangi yönde kullanacağı bilimsel bir gerçek olarak ortaya çıkar. ‘Atatürkçülük' lâf ü güzaf değil, evrenin bilim kanunları içinde değeri, yeri ve anlamı olan bir tarihî olgudur."

12 Ekim 1968 CUMHURİYET

Değişim evrenin değişmez yasasıdır. Kişiler için de geçerlidir...

Peki, döneklik?..

O başka...

 

http://www.blogcu.com/etiket/devrimci  alınmıştır

 

----KARŞI DEVRİM- ---

Köhnemiş ufka doğdu, mavi dev sarı güneş,
Gerici yobazları, aldı bir korku-telaş.
Birliğe çağrı yaptı, dedi bu ulus kardeş,
Mavi dev devrimine, karşı devrim başladı.
Devrim sözü edenler, suçlu dendi fişlendi.

Fitneler birleşerek, başta sorun oldular,
Din maskesi takarak, dinci örgüt kurdular.
Tarikatlar çoğaldı, tüm ülkeyi sardılar,
Mavi dev devrimine, karşı devrim başladı.
Devrim sözü edenler, suçlu dendi taşlandı.

İşbirlikçi hainler, saldırı başlattılar,
Vatan-ulus demedi. Çıkarlara sattılar.
Yüzler tükürük doldu, yaladılar yuttular,
Mavi dev devrimine, karşı devrim başladı.
Devrim sözü edenler, suçlu dendi suçlandı.

1950 de, devrimler yok sayıldı,
Devrime karşı olan, suç işledi kayrıldı.
Maskeli dincilerle, yoksul-yetim soyuldu,
Mavi dev devrimine, karşı devrim başladı.
Devrim sözü edenler, suçlu dendi haşlandı.

İktidar olmak için, her yol mubah dediler,
Vatan cephesi kurup, vatandaşı böldüler.
Barışı-kardeşliği, sinsi-sinsi sildiler,
Mavi dev devrimine, karşı devrim başladı.
Devrim sözü edenler, suçlu dendi dışlandı.

Laikler dinsiz dendi, katli vacip kılındı,
Laik olan memurlar, görevinden alındı.
Aydın öldüren-yakan, milliyetçi sayıldı,
Mavi dev devrimine, karşı devrim başladı.
Devrim sözü edenler, suçlu dendi dişlendi.

Yağcılık ve döneklik, en üstün makam oldu,
Devlet yönetimine, zübük-zadeler doldu.
Rızaoğlum, Atatürk yanlıları kovuldu.
Mavi dev devrimine, karşı devrim başladı.
Devrim sözü edenler, suçlu dendi yaşlandı.
-20- HAZİRAN- 2009-
-FAHRİ BULUT RIZAOĞLUM-

Fahri Bulut

 

Aşk ve devrim

Zaman alır doğruyu bulmak,
yanlışları görmeden
ve bu da
ne doğrunun yanlış olduğu
ne yanlışın doğru olduğu
anlamına gelmez
aşk ve devrim gibi...

aşk; devrim demektir
ama devrim, darbe değildir
devrim, yeniliktir
devrim, özgürlüktür
devrim, kırlangıç kanadında
güneşe koşmaktır
deli taylar gibi
devrim, çocuk gözünde umuttur
sevda gibi...

zaman alır doğruyu bulmak,
martının güzelliği seyreden içindir
balık suyunda mutludur
gül dalında
kuş kanadında, özgürdür...

güzellik peş para etmez
ne kadar güzelsen o kadar varsın
ne kadar çirkinsen o kadar feministsin
ne kadar feministsen
o kadar kirlisin
ve ne kadar güçlüysen
o kadar haklısın...

tahliye olmuş yorgun bir ölü
valizinde hüzünleri
gözlerinde umutları saklı
aynalara bakanlar
gördüklerini kendilerine benzetirler
yavru kedinin üzerinde
lastik izi varmış
kimin umurunda
sevdalarda ahu-zar
arka sokaklarda metal bar
vur gecelere kendini
az öpüşüp çok sevişen bedenin
doysun erotizmin kokusuna
sana ne
memleket batıyormuş
sistem çöküyormuş
millet perişanmış
ne düşünürsün bunları
yazıktır yorma uyuşuk beynini
sen dalgana bak
kırmızılarının içinde....

Devrim mi?
o da neymiş?
yenilir mi, içilir mi
yoksa üzerine yatılır mı
diye patlatma beynini....


aşk mı?
altın tepside sunulmuş
bir kadeh şarap
bir porsiyon havyar salatası
kırmızı bir jartiyer
ve bir fransız öpücüğünden ibarettir
diye düşünüp akıtma suyunu...


aşk. devrimdir
devrim, darbe değildir
devrim, yeniliktir
devrim, özgürlüktür
devrim, çocuk gözünde umuttur
namlunun ucunda açan gül gibi...

Myspace Backgrounds Myspace Backgrounds